Bugün sabah kalktım, şöyle bir baktım dünyaya camdan. Ağaçlar resmen kışın verdiği ağırlığa dayanmaya çalışır gibi rüzgarın onları her sarsışında biraz daha bağlanıyorlardı toprağa. Evet toprak... Gün gelince göçüp gideceğimiz son durak noktamız. İşte o topraktan alıdğı güçle tutunyordu rüzgarın savruluşuna, acaba bizde b kadar sıkı tutunabilecekmiydik kara toprağa son durağa vardıktan sonra.
Derken birden aklıma annem, babam, kardeşim ve beni sevenler geldi bir anda. Şu an ölseydim, ölseydim şayet gerçekten neler neler olurdu? Kaç kişi üzülür,kaç kişi sevinirdi öldüğüme? Ya da acaba kaç kişinin haberi olurdu bundan. Sonra arkadaşlarım, akrabalarım ve en önemlisi aiem geldi aklıma, tabutum başındaki halleri. Her birisi ayrı dertlerle yad ediyorlardı beni kimi arayaıp sormadım derken kimisi son bir kez görememenin verdiği dertle üzülüyorlardı annem oğluşum diye ağlarken...
Sonra çok arkadalarda tanımadğım birkaç kişi vardı annemlarin arkadaşlarıydı galiba. Yazık genç yaşta diyorlardı kendi çocukları akıllarına gelince başlıyorlardı onlarda ağlamaya. Birisi ordan çıkıp keşke, keşke beni sevdiğin kadar seni sevebilseydim diyor ufacık boyuyla arkadan arkadan haykırışlar içinde. Babam... Bu sefer dağ gibi dimdik duramaıyordu ailesini arkasında her zaman olduğu gibi. Oturmuş, yanında iki adam onu teselli etmeye çalışırken o, bir tek kelimeleri fısıldıyordu, oğlum... Ve o çıtı pıtı sevdiğim, sevgimi bir türlü gösteremediğim kardeşim... Yıkılmıştı resmen zaten zayıftı iyiden iyiye çökmüştü, kendini yerden yere vurarak abimmm diyordu sesi kısılarak ve susuyordu, çıkmıyordu kelimeler.
Ve tabi ki arkadaşlarım hepsi benimle aralarındad geçenleri hatırlarına getiriyorlar daha bir başka ağlıyorlardı sonra. Biri diğerini teselliye kalkışsa bu sefer o hıçkıra hıçkıra ağlıyordu tutamadan kendisini. Biranda oldu nasıl oldu diyerek haykırırken birisi diğeri ona mendil uzatıyordu.
Vay be ne çok sevenim varmış diyerek buruk bir sevinçle bakıyorum onlara tepeden. Ağlamayın diyorum bakın ben burdayım, görüyorum sizi diyorum ama duymuyorlar beni. Zaten bende yavaş yavaş yükselirken göğe bir haykırış yükseliyor birden "Helal Olsun" diye dönüp bakıyorum, omuzlar üstündeyim . . .
Hayattan beklediklerimizle, hayatın bize sundukları arasındaki fark; mutsuzluğu oluşturur.. Zaten gerisi de teferruattır...
16 Aralık 2011 Cuma
12 Aralık 2011 Pazartesi
Yerden gökten ...
Dolmuş ve otobüste ki o ser sefil uyku vardır hani bazen ayatağınızda bile o uykuyu yakalamak için kaç koyun sayıp, kaç farklı tilkiler dolandırırsınız kafada ama başarısız olursunuz her seferinde... İşte bu uykulu halle indim dolmuştan 3 saatlik aşırı iktisat yüklemesei aldığım dershane sonrası. Kafamın bir köşesinden dolmuşun sonu gelmeyen bir yolculuğa gittiği durumda bende o sonsuz huzurlu uykuya dalabilirmiydim acaba diye düşünürken, diğer yandan o bitmeyecek sandığım 3 saatlik iktisat öğrenme çabasının üzerimde yaptığı etkiyi düşünerek girdim kapıdan içeriye. Huzur.... Tek yapmak istediğim şu anda ayvamı alarak bilgisayar başında ruhun gıdası olan müziği de açıp, bişeyler yazmaktı bloğuma huzur aslında benim için. Önce ayvamı hazır etmek için balkona çıktım ve Adapazarı ölüm sessizliğinde ışıl ışıldı, uzaktan sırıtır gibi bakıyordu. Ancak hava o kadar güzeldi ki soğuk olmasının dışında.. Öyle ki ay ve yıldızların tepeden bizi denetler gibi gözü üzerimizdeydi parlament mavisi gecede..
Uzansan sanki yakalayabilecek kadar yakın gibiyken, hiç görmediğim ama olduğunu bildiğim hayallerimde büyüttüğüm mükemmel güzelliktek kız kadar uzaktı aslında. Acaba üşüyorlarmıydı diye düşündüm bir an, yada hissetmeyi biliyorlarmıydı yıldızlar? Hergün kullandığımız yıldız kelimesi dünyada ona verilen önenemin farkındamıydı yoksa herşeyden bi haber ücra bir köy yaşantısı süren yaşlı amca edasıyla mı bakıyordu dünyaya? Kim bilir belki geceleri herkes uyuyunca sessizce inip dünyaya gülümsüyordu bizlere bizim onları göremediğimizi bilerek ve memnun bi şekilde. Peki ya ay? Varsın bizden uzak olsunlar ama onları biz hayalimizde yaşatırken hiç görmediğimiz ve ulaşılamayacak gibi varsaydık, bırakalım öylede kalsın.. Ayla yıldızın aşkına şahit olmak istiyorsan çık ve bak gökyüzüne, seni davet eder gibi bakıyorlar...
Uzansan sanki yakalayabilecek kadar yakın gibiyken, hiç görmediğim ama olduğunu bildiğim hayallerimde büyüttüğüm mükemmel güzelliktek kız kadar uzaktı aslında. Acaba üşüyorlarmıydı diye düşündüm bir an, yada hissetmeyi biliyorlarmıydı yıldızlar? Hergün kullandığımız yıldız kelimesi dünyada ona verilen önenemin farkındamıydı yoksa herşeyden bi haber ücra bir köy yaşantısı süren yaşlı amca edasıyla mı bakıyordu dünyaya? Kim bilir belki geceleri herkes uyuyunca sessizce inip dünyaya gülümsüyordu bizlere bizim onları göremediğimizi bilerek ve memnun bi şekilde. Peki ya ay? Varsın bizden uzak olsunlar ama onları biz hayalimizde yaşatırken hiç görmediğimiz ve ulaşılamayacak gibi varsaydık, bırakalım öylede kalsın.. Ayla yıldızın aşkına şahit olmak istiyorsan çık ve bak gökyüzüne, seni davet eder gibi bakıyorlar...
5 Aralık 2011 Pazartesi
Elveda Platoniğim...
Bir kız görürsün, hoşuna gider, teklif edersin, kabul etmez, hevesin kaçar.. Sonra bir kız görürsün tanışırsın konuşursun hevesin kaçar. Ama bir kızla tanışırsın, konuşursun "işte bu o" dersin konuşursun redderder, moralin bozulur içersin... Keşke şu anda içebilecek bi imkanım olsaydı da vursaydım kendimi yarım ayın Antalyamın denizine vurduğu silüetinin Varyantından görünüşüne... Öyle bir içerdim ki hem şarapçı Kazım dayı gelir derdimi dinlerdi ondan daha dertliyim diye...
Gerçekten bana müstahak mı böyle şeyler bilmiyorum. Hani önceden yaptıklarımmıydı bana engel olanlar yoksa değerini vermeyi bilmediğim insanlarmıydı?? Her zaman hüsrana uğramak terimi neden benim için geçerli?? Bir kez olsun sadece bir kez en azından denemeye imkanım olsun bu ilişkinin yönünü bırakalım da gittiği yere varsın.Yok olmaz ne de olsa zor olacak ya benimki varsın en zoru olsun...Gerçekten merak ediyorum o kişi kim?? Gerçekten mutlu olabileceğim kiş kim....
Ne güzel yine başlamadan bitirdiğim bir ilişki daha....Keşke elimden gelse yapacak bişey...
23 Kasım 2011 Çarşamba
Hayatta anlamlandıramadığım o kadar çok şey varki... Bunların başında kızlar gerlir.. Yani o kadar çok merak ediyorum ki beklentileriniz nelerden oluşuyor?? Nelerdir hayatınızda 1. sıraya koyduğunuz veya koymak istediğiniz şeyler. .Özellikle bizim Türk kızları kendilerini koymuşlar bir Kaf dağına ve ulaşana Anka kuşu diyorlar.. Nedir bu hint kumaşı havalrınız, neden gerçek duygularınız birden gözler önüne sermiyorsunuz?? Neden bu kadar çabalıyorsunuz zor kız olmak için?? Zorr kız olunca namuslu, çok değerli paha biçilemez birşey olduğunuzu sanıyorsanız yanılıyorsunuz tamamemn... Bırakın içinizden geldiği gibi davranın, salın duygularınızı dışavurun bırakın kalbiniz ne diyorsa ağzınızda onu söylesin... Kendini ağırdan sat ki değerini bilsin mantığı yanlışş kızlar unutmayın.. Fazla naz aşık usandırır..Siz kendinizi bu kadar ağırdan satınca ve erkeği elde ettiğinzde ,o sizin tabirinizle değerinizi anlayacak olan erkeğe öyle bir özgüven gelir ki sizi de görmezden gelir bir gün ve "aldatıldık" dersiniz... Mükemmel insanı aramaya çalışacağınıza sizde azıyla yetinseniz olmuyor mu?? İlla herşeyiyle dört dörtlük mü bulmak zorundassınız??
Tüm bunlara değecek kadar çabaya layıkmısınız acaba bir sorun kendinize.. Her zor olanın güzel olacağı mantığı nedir ya?? Ancak umut vermeyi ve sonrada kovalanmayı seversiniz.. Birinizde kolay kız olsanız, gönül vermek istediğinzie gönül verseniz baktınız olmadı normal şekilde ayrılsanız olmuyo mu ?? Emin olun orospu demez erkekler, eğer korkunuz gerçekten buysa... Tek istediğimiz birazcık bizden beklenen özveriyi sizinde göstermenizdir.. sonuçta şu hayatta üç günlüğk ömür için kendimizi paraladığımız yetmiyormuş gibi birde size kendimizi yarandırmaya çalışmakla geçirmemiş oluruz ömrümüzü... Önünüze çıkan ve reddettiğiniz çocukların belki de gerçekten ruh ikizinz olduğunu ama şans vermediğniiz için onu kaçırdığınızı düşünün birde... Gerçek mutluluk tipte olsaydı Angelinayla Tom Cruise ayrılmazdı... Yapmanız gereken kolay: sadce içinizden geldiği gibi davranmak, zor olmak için kendinizi paralamya çalışmayın..
31 Ekim 2011 Pazartesi
bilmeden kaptırma gönlünü olursun dumur..
Öyle birini görünce içinizde oluşan bir kıpırtı vardır hani... Ne zamandır bu duyguyu yaşamıyorum diyerek bir yandan iç geçirirken, diğer yandan tanıştığına bakmaktan alamazsın kendini. Güzeldir belki yüzü, fiziği, belki de sempatik gelmiştir sadece nedensizce. Ancak bir yandan da çekinirken daha önce yaşadıklarını yaşamaktansa, hazır tanımamışken tanımayayım deyiverirsin. Ama olmaz çaresi yoktur tanışılacak ve o kişiden de dilin yanacaktır her ne kadar yoğurdu üfleyerek yesen de... Öğrenilmiş çaresizlik miydi bu yoksa, insan kendisini çaresiz hissetmek istediği için mi bunu öğrendiği halde tekrarlıyordu?
Çelişkiler çelişkiler çelişkiler... Sürekli 40 tilkiyi döndürür insanın kafasında kuyruklarını diğerine değdirmeden ve düşünülür neden böyle yaptı veya yapmadı diye. Verilen değere karşılık, verdiğin değerin birbiri arasındaki uçurumun farkına varırsın birdenbire. Tam umutsuzluğa kapılırsın ve inancını kaybedersin ki işte o an çıkar karşına dostum dediğin kişi ve "sor bana pişman mıyım" der. Sorarsın umarsız bir çocuk gibi "pişmanlık yaşamalıyım?" diye. İşte o an hayata bağlayacak cümleleri sıralar ardı sıra ve aklını başına getirir. Belki de öğrenmediğin pek çok şeyi de öğretir sana her ne kadar farkında olmasan da... Böylece tanıştığın kişiye olan inancının yitirilmesini engellemiş olur dost bildiğin kişi ve dostluğun bir kat daha artar..
9 Ekim 2011 Pazar
Bir Altın Portakal güncesi
Hiç şüphesiz Altın Portakal Film Festivaline damgasını vuran olay, Rutkay Aziz'in ödül konuşmasıydı. O kadar etkilenmiş ki ülkemizin başında bir kara leke olan 80 darbesinden, halen ülke için bir şeyler yapmaya çalışan arkadaşlarının değerinin anlaşılmadığı gibi üstene üstlük birde hapiste yatmalarına neden olmuştu düşünce ve söylemleri. Halbuki tarihte her zaman olduğu gibi yine aydın, düşünür, sanatçı, siyasetçi yani ülkenin kalkınması için bir şeyler yapmaya çalışan kişilerin sindirilmesi operasyonu olmuştu 80 darbesi. Çünkü biliniyordu ki aydın bir nesil hakkını arayacak ve ülkesine sahip çıkacaktı. Fakat çok meraklı olduğumuz Batı bunu istemiyor hatta büyük endişe duyuyordu. Çünkü tarihinde Türk'ler kafasına taktığı her şeyi yapardı ve bu milletten korkulmalıydı. Bunun farkında olan Batı, ülkemizin içişlerinden ayrı durmadığı içinde bu işi darbe yaptırarak susturmaya çalışacaktı, başarılı da oldu.
Tüm bu gelişmeleri birebir yaşayan biri olarak Rutkay Aziz, işte bu sancılı süreci halen unutamamıştır. Ve son zamanlarda dünyada ve Türkiye'de yaşanan olayları oldukça iyi gözlemleyerek bir sonuca varmıştı. Üniversitede Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşması sırasında 'parasız eğitim istiyoruz' yazan bir pankarat açan öğrencilere 'Terörist' muamelesi yapılarak 19 ay göz altında tutulmaları olayının hangi hak,hukuk, adalet çerçevesi içerisinde değerlendirileceğini irdeliyordu Sayın Rutkay Bey.
Ama Başbakan'ın Libya'da, Suriye'de devrim yapan gençlere 'demokrasinin ve laikliğin en iyi yönetim şekli ve uygulaması olduğunu' söylerken acaba 19 ay içerde yatan ve üniversite hakkından mahrum bırakılan kendi vatandaşı olan öğrenciler için özgürlük ve demokrasi düşünceleri aynı şeyler değilmiydi? Gerçekten de ben mi yanılıyordum yoksa?
7 Ekim 2011 Cuma
Steve Jobs
Zamanımızın Edison' diye hitap edilen adam... yaptıkları ve yaşasaydı yapacakları dünya gündemine bomba gibi düşmeye devam edecektir. İnsanlar ekmek kuyruğunda bekler gibi bekliyordu iphıne'un çıkışını.. Kimdir bugüne kadar teknoloji için kapıda kavga dövüş beklettiren insan? Saygıyla anıyorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)